KONUSU PARA OLAN İNANÇLI İŞLEMLERDE İNANILANIN İFLASI HALİNDE İNANANIN HUKUKİ DURUMU

 

GİRİŞ                         : Bu konu,1990 lı yılların başında son derece revaçta olan ve bazı bankalarca İNANÇLI İŞLEM SÖZLEŞMESİ (fiduciary agreement) adı altında yürütülen bir işlemde,o bankaların,bir taraftan devleti,diğer taraftan müşterilerini aldatması ile sonuçlanan bir hukuki aldatmacayı gerçek yüzü ile ortaya koymak ve bilahare Devletçe yapılan yanlış işlemler sonucu müşterilerin nasıl zarara uğratıldıklarını,gerçek hukuki boyutlarını ortaya koymak amacıyla ele alınmıştır.Bu işlemde mekanizma şu şekilde işliyordu.Bankalar o tarihlerde T.C.Merkez bankasının kararı ile,disponibilite ve mevduat munzam karşılıklarının arttırılması sonucunda,çok zorlanmaya başladılar topladıkları mevduatın önemli bir bölümünü TCMB’na yatırmaya mecbur bırakıldılar.Bu bankalar bu zorlama karşısında,mevzuatı dolanmak için bu İNANÇLI İŞLEM SÖZLEŞMESİ denen hukuki aracı gündeme getirdiler.Böylece halka duyuruda bulunarak,ülkemizde düşük olan faiz hadlerinin üzerinde faiz ödemeyi vadederek müşteri celbetmeye başladılar.Bunlar,gelen müşterilere bir taraftan mevduat sertifikası adı altında bir belge verdiler,diğer taraftan,yurt dışındaki kendi kurdukları ve sadece tabeladan ibaret OFF SHORE (kıyı bankaları) bankalarının taraf olduğu yahut belli oranda bir komisyon karşılığı anlaştıkları yurt dışındaki bankaların taraf olduğu FİDUCİARY AGREEMENT adı verilen belgeyi imzalattılar.Bu şekilde,müşteri sanki parasını yurt dışındaki bankaya yatırıyor ve böylece yüksek faiz elde etme imkanına kavuşuyordu.Mevduat sertifikası veren banka ise,bu belge ile,müşterinin parasını yurt dışında değerlendirmeye aracılık eden bir kurum hüviyetinde gözüküyordu.Aslında işlem kesinlikle böyle yürümüyordu.Ülkedeki banka,müşteriden aldığı parayı asla yurt dışındakı bankaya tevdi etmiyor ve bu parayı bizzat kendisi kullanıyor ve fakat bu para mevduat niteliği taşımadığı için,banka TCMB’ye munzam karşılık yatırmak zorunluluğundan kurtuluyordu.Müşterinin parası ise,inançlı işlemin tarafı imiş gibi gözüken banka tarafından,yurt içindeki bankaya kredi olarak verilmiş gibi gösteriliyordu.Bilahere bu bankaların büyük bir kısmı iflas etti.Kredi almış gibi gösterdikleri müşterilerin paraları ise,son derece yanlış bir işlemle,iflas idaresi tarafından,müflisin iflas masasına dahil edildi.Sonuçta,olan müşterilere oldu ve bir kısmı paralarını tümüyle kaybettiler,bir kısmı ise iflas idaresinin tesbit ettiği garameye göre,alacaklarının onda birini bile alamayıp çok büyük zararlara uğradılar.Burada dikkat edilirse,parayı tevdi alan yurt içindeki müflis banka,bu parayı müşteri adına işletmek üzere teslim almış ve karşılığında bir sertifika vermiştir.Ondan sonra yapılan sözleşmeler tamamen uydurma ve özellikle devleti aldatmak amacıyla yürürlüğe konulmuş gerçek dışı sözleşmelerdir.Yani,gerçek İNANÇLI İŞLEM,müflis banka ile müşteri arasında,paranın müşteriden teslim alındığı anda in’ikad etmiş,sonraki sözleşmeler ise göz boyayıcı aksesuar niteliğinde yapılmış işlemlerdir.Bizim kanaatimize göre,müşterinin parasının,gerçek inançlı işlemin tarafı olan müflis bankanın iflas masasına kaydedilmesi hukuka aykırıdır.Bunun nedenlerini aşağıdaki bölümlerde açıklamaya çalışacağız.

I-Buradaki işlemde,parayı ülkedeki bankaya tevdi eden müşteri İNANAN (fiduciant) parayı teslim alarak bu meblağı en güvenli yerlere plase ederek,müşteriye yüksek faiz temin edeceğini vaad eden banka ise  İNANILAN (fiduciaire) olarak adlandırılabilirler.Bu itibarla herşeyden evvel İNANÇLI İŞLEM SÖZLEŞMESİNİN hukuki mahiyetini ortaya koymamız gerekmektedir.

-İNANÇLI İŞLEMİN TANIMI

-Bilindiği gibi,inançlı işlem ve inançlı sözleşmeler yasalarda yer alan bir sözleşme tipi değildir.Bu işlem ve sözleşmeler doktrinde genel olarak şu şekilde tanımlanmaktadır.İnançlı işlem(sözleşme)bir tarafın(inananın)bir hakkını diğer tarafa (inanılan)devrettiği ve fakat onun da bu hakkı ancak belli bir amaç için kullanmayı ve inananın talebi üzerine iade etmeyi üstlendiği bir sözleşmedir.( Bu sözleşme,tarafların amaçlarına göre,iki ayrı formda gözükür.Birincisi,YÖNETME AMAÇLI İNANÇLI SÖZLEŞME (fiducie-gestion),diğeri ise,TEMİNAT AMAÇLI İNANÇLI SÖZLEŞME (fiducie-surete)Bizim konumuzla ilgili olan inançlı sözleşme YÖNETME AMAÇLI İNANÇLI SÖZLEŞMEDİR.Burada,İNANILAN,kendisine devredilen hakları,münhasıran inanılanın menfaatleri doğrultusunda yönetecek ve muhtemelen bundan kendisi için de bir kar elde etmeye çalışacaktır.Ayrıca,ya sözleşmenin nihayetinde,ya belli bir vadenin sonunda,ya da inananın isteği üzerine,devraldığı hakları derhal inanana iade edecektir.)( Pierre TERCİER-Pascal G.FAVRE-Les contrats speciaux,4 eme edition,2009 bası,sh.829-830 )

-İnançlı sözleşmeler evvela,tarafların hak ve borçlarını belirleyen bir borçlandırıcı işlem olan İNANÇLI İŞLEM SÖZLEŞMESİ,saniyen,kazandırıcı işlem niteliğindeki bir DEVİR İŞLEMİ gibi iki unsurdan teşekkül eder.Doktrindeki galip görüş,DEVİR İŞLEMİ ile SÖZLEŞME KONUSUNUN (somut olayımızda para) MÜLKİYETİNİN İNANILANA GEÇTİĞİ YOLUNDADIR.Lakin ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum.Zira;

a)Evvela,mülkiyet hakkı,MUTLAK BİR HAKTIR.Bu hak,herhangibir şekilde kısıtlanamaz.( Mülkiyet hakkı,elden,ele hiç düşürülmeden taşınan bir bayrak gibi,malikten,malike geçerek,SINIRI ÇİZİLEMEYEN BİR ZAMAN İÇİNDE DEVAM EDEBİLMEK ÖZELLİĞİNE SAHİPTİR.)(Tekinay-Akman-Burcuoğlu-Altop-Tekinay Eşya hukuku,cilt 1-5.bası,sh.474).Oysa inançlı işlemlerde,devredilen hak sözleşmenin sonunda veya inananın talebettiği anda,iade edilmesi gereken bir haktır ve bu niteliğiyle,mutlak bir hak olma vasfı yoktur.

b)Mülkiyet hakkı İNHİSARİ MAHİYETTEDİR.Yani malik,kendi malı üzerindeki hukuki hakimiyetini kullanırken,hiçkimseye tabi değildir.(Tekinay-Akman-Burcuoğlu-Altop,a.g.e.sh.474)Oysa inançlı sözleşmelerde,İNANILAN herşeyden evvel,İNANANIN menfaatlerini gözönünde bulundurmak ve tasarruf hakkını bu gaye ile kısıtlı olarak kullanmak zorundadır.

c)Mülkiyetin devrinde,tarafların kesinlikle bu amaçla devir yapmayı amaçlamış olmaları gerekir.Bir başka deyişle,taraf iradeleri,sadece mülkiyetin devri konusunda birleşmiş olmalıdır.Oysa,inançlı sözleşmelerde,amaç mülkiyetin devri değil,sadece devredilenin belli bir süre ile,devredilen üzerinde tasarruf hakkını elde etmesi ve bu tasarruf hakkını münhasıran inananın menfaati doğrultusunda kullanması ve süre sonunda devredileni iade etmesinden ibarettir.

d)Mülkiyetin devrinde,devralanın mamelekinde,devredilen şeyin değeri kadar bir artış meydana gelir.Oysa,belli bir süre için,EMANETEN DEVREDİLEN ŞEY(somut olayımızda para) inanılanın mamelekinde bir artış meydana getirmez.Öylesine getirmez ki,özellikle somut olayımızı ele alırsak,inanılana emaneten tevdi edilen bu para,inanılanın bilançolarında bile gözükmez.

e)Söz konusu anlaşmada,paranın zilyedliği gerçi inanılana geçmektedir.Lakin,bu zilyedliğin devri,mülkiyetin de geçirilmiş olduğu anlamına gelmez.(….Zilyedliğin devrinin,mülkiyeti kazanana geçirmesi için,bu hususta tarafların anlaşmış olması gerekir.Doktrinde genellikle ayni sözleşme tarzında da ifade edilen mülkiyetin geçmesi hususundaki anlaşmaya M.K.md.763 te işaret edilmemiştir.Durum İsviçre medeni kanunu bakımından da aynıdır.Buna rağmen gerek doktrin ve gerekse İsviçre Federal mahkemesi,bu anlaşmayı aramakta,fakat buna kanuni bir dayanak göstermemektedirler.Kanaatimizcedeni kanunun 763.maddesinde bu anlaşmadan söz edilmemesinin sebebi,rızalarda uyuşma unsurunun,esasen zlyedliğin devrinde yer almasıdır.Zira,bir kimse malik olmak niyetiyle zilyetliği kazanmadıkça,malik olmaz.Zilyedliği devreden önceki malik de,kazanan kimseyi malik kılmak arzusu ile devranmadıkça,kazanan kimse için devir yolu ile zilyetlik kazanması söz konusu olmaz.)( OĞUZMAN-SELİÇİ-ÖZDEMİR,Eşya hukuku,2014 bası,sh.736-737)

-Türk borçlar kanununun 386.maddesinde şu hüküm yer alır.”Tüketim ödünç sözleşmesi,ödünç verenin,bir miktar parayı ya da tüketilebilen bir şeyi ödünç alana devretmeyi,ödünç alanın da aynı nitelik ve miktarda şeyi geri vermeyi üstlendiği sözleşmedir.” Söz konusu maddenin genekçesinde aynen”Maddede 818 sayılı borçlar kanununun 306.maddesinde kullanılan ( birşeyin mülkiyetini ödünç alan kimseye nakil)şeklindeki ibareye yer verilmemiş,bunun yerine( birşeyi ödünç alana devretmeyi )şeklinde ifade kullanılmıştır.Gerçekten tüketim ödüncü sözleşmesi,mülkiyetin devri amacıyla değil,kullanma amacıyla yapılır.Ancak,ödünç alanın bu sözleşmenin konusunu oluşturan bir miktar para veya tüketilebilen bir şeyi kullanması zorunlu olarak bunları tüketmesi suretiyle olmaktadır.Bu sebeble,maddede kullanılan (DEVRETMEYİ) sözcüğü,mülkiyetin ödünç alana devri şeklinde anlaşılmamalıdır.”Görülüyor ki,konusu para dahi olsa,bir menkul malın zilyedliğinin devri,mülkiyetin devrini de tazammun etmemektedir.Bu hüküm karşısında artık TÜKETİME BAĞLI EŞYA-BAĞLI OLMAYAN EŞYA,MİSLİ EŞYA-MİSLİ OLMAYAN EŞYA gibi ayırımların pratik bir önemi kalmadığı düşüncesindeyim.

II-KONUSU PARA OLAN SAF İNANÇLI İŞLEM SÖZLEŞMELERİNDE UYGULANACAK YASAL HÜKÜMLER

-Bilindiği gibi bu sözleşmeler yasalarda yer almamaktadırlar.Bu nitelikleriyle inançlı sözleşmelerin ATİPİK AKİT kategorisinde yer aldıkları söylenebilir.Atipik akitlere ise,mahiyetlerine en uygun düşen tipik akit hükümleri uygulanır.İnançlı sözleşmelerin VEKALET AKDİ hükümleri ile açıklanabileceği doktrinde sıklıkla ifade edilmektedir.İnançlı sözleşme gerçek bir vekalet sözleşmesi olarak analiz edilmelidir.(Le contrat de fiducie doit etre analyse comme un veritable contrat de mandat)( TERCİER-FAVRE,a.g.e.sh.829)Bu durumda Türk borçlar kanunun 509.maddesi gündeme gelir.Anılan hükme göre,”Vekilin kendi adına ve vekalet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı,vekalet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda,kendiliğinden vekalet verene geçer.(2)Vekilin iflası halinde vekalet veren,bu alacağın  kendisine geçmiş olduğunu iflas masasına karşı da ileri sürebilir.(3)Vekalet veren,vekilin kendi adına ve vekalet veren hesabına edinmiş olduğu taşınır eşyanın iflas masasından ayrılarak kendisine verilmesini isteyebilir.Vekilin sahip olduğu hapis hakkından,iflas masası da yararlanır.” Maddenin 1.fıkrasındaki “vekilin üçüncü kişilerdeki alacağı…….kendiliğinden vekalet verene geçer”ibaresi,mehaz kanundaki karşılığı olan İBK.madde 401/1 de biraz daha sarih bir şekilde ifade edilerek,MÜLKİYETİ GEÇER şeklinde kaleme alınmıştır.(….Ces creances deviennent LA PROPRİETE  DU MANDANT…..) TBK.509.maddesinin (İBK.401) 1.fıkrasındaki KENDİLİĞİNDEN VEKALET VERENE GEÇER ibaresini,EVVELA VEKİLİN MÜLKİYETİNDE OLAN ŞEY,BİLAHARE KENDİLİĞİNDEN VEKALET VERENE GEÇER Şeklinde anlamamak gerekir.Tam aksine,vekilin kendi adına vekalet veren hesabına gördüğü işlerden doğan alacak,ALACAK DOĞDUĞU ANDAN İTİBAREN VEKALET VERENİN MÜLKİYETİNDEDİR şeklinde anlaşılması gerektiğini düşünüyorum.Keza,509/2 deki ,BU ALACAĞIN KENDİSİNE GEÇMİŞ OLDUĞUNU İFLAS MASASINA KARŞI DA İLERİ SÜREBİLİR ibaresini de,BU ALACAĞIN MALİKİNİN KENDİSİ OLDUĞUNU İFLAS MASASINA KARŞI İLERİ SÜRER şeklinde anlaşılması icab eder kanaatindeyim.

III-SOMUT OLAYIMIZLA İLGİLİ KANUN HÜKÜMLERİNİN UYGULANMASINDA,KANUN DEĞİŞİKLİĞİ HALİNDE HANGİ KANUN HÜKÜMLERİ UYGULANMALIDIR

-Somut olayımızla ilgili olarak aslında 818 sayılı kanun hükümlerinin vekaletle ilgili hükümleri ile 6098 sayılı kanunun bu kavrama ilişkin hükümleri arasında,mahiyet olarak pek bir fark yoktur.Değişiklik daha ziyade,kullanılan dil açısındandır.Lakin yine de,açılan bir davada hangi hükümlerin uygulanacağı meselesi daima gündeme gelebilir.Özellikle,yeni yasa yürürlüğe girdikten sonra açılan bir davada,(somut olayımızda İSTİHKAK DAVASI ) işlem eski tarihli olmakla beraber,eski kanunun mu?Yoksa yeni kanunun mu uygulanması gerektiği meselesi gündeme gelecektir.Bunun cevabını net bir şekilde 6101 sayılı TÜRK BORÇLAR KANUNUNUN YÜRÜRLÜĞÜ VE UYGULAMA ŞEKLİ HAKKINDA KANUNDA bulabiliriz.Anılan yasanın 1.maddesine göre,kural olarak yeni kanun,yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere uygulanmaz.(GEÇMİŞE ETKİLİ OLMAMA KURALI )Ancak,bu kuralın istisnaları vardır.Konumuzla ilgili olarak,yasanın 3.maddesi,sorumuzun cevabını açıklıkla vermektedir.Anılan hükme göre,Türk Borçlar Kanunu hükümleri,yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak daha önce gerçekleşmiş olsalar bile,içerikleri tarafların iradeleri gözetilmeksizin doğrudan doğruya kanunla belirlenmiş işlem ve ilişkilere uygulanır.Maddenin gerekçesinde bu kural misallerle de daha açık hale getirilmiştir.Vekalet akdi hükümlerinin cari olduğu bir hukuki işlem olan İNANÇLI İŞLEM SÖZLEŞMESİNDEKİ münasebetler,tarafların iradesi dışında kanunla belirlenmiş olduğu için,kanımca uygulanması gerekn hükümler,6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümleridir.

IV-Meselenin İcra ve iflas kanunu açısından irdelenmesi

-İ.İ.K.nun 184.maddesine göre,iflas açıldığı zamanda,müflisin haczi kabil bütün malları,hangi yerde bulunursa,bulunsun bir masa teşkil eder ve alacakların ödenmesine tahsis olunur.İflasın kapanmasına kadar müflisin uhdesine geçen mallar masaya girerBu hükme göre,iflas masasına girecek mallar,BORÇLUNUN HACZEDİLEBİLEN BÜTÜN MALLARIDIR.Bir başka deyişle,BORÇLUNUN MAL VARLIĞINA DAHİL OLAN VE HACİZ KABİLİYETİ OLAN MALLARDIR.Binaenaleyh,müflisin mal varlığına dahil bulunmayan bir şeyin,iflas masasına kaydı caiz değildir.Üçüncü bir kişiye ait bir mal müflisin elinde ve bu nedenle iflas masasına girmiş ise,bu malın gerçek sahibi üçüncü kişiye verilmesi gerekir.İflas idaresi o malı üçüncü kişiye vermezse,üçüncü kişi iflas idaresine karşı bir istihkak davası açabilir.İşte üçüncü kişinin,iflas masasına dahil edilmiş bir malını,masadan geri isteyebilmesi hakkına,MASADAN ÇIKARMA HAKKI DENİR.Bu masadan çıkarma hakkı,hacizdeki istihkak davalarının iflasta büründüğü şekildir.(Prof.Dr.Baki KURU,İcra ve iflas hukuku,2013 ikinci baskı,sh.1214)Hacizdekinden farklı olarak,iflasta zistihkak iddiasının konusu,sadece mülkiyet hakkıdır.(Prof.Dr.Baki KURU,a.g.e.sh.1311)Burada dikkat edilmesi gereken bir husus daha var.İstihkak davası sonucunda verilen karar,iflas idaresi ile mülkiyet sahibi üçüncü kişi arasında kesin hüküm teşkil eder.Müflis davada taraf olarak gösterilmemişse,müflisle üçüncü kişi arasında kesin hüküm teşkil etmez.bu itibarla açılan davalarda müflisin de hasım olarak gösterilmesinde yarar bulunmaktadır.Örneğin,dava devam ederken müflis hakkında iflas kaldırılırsa,istihkak davasına artık devam edilmez.Buna karşılık,müflis de davada taraf gösterilmişse,dava bu ikisi arasında devam eder.( KURU,a.g.e.sh.1314)

SONUÇ                     :

                                   1-Konusu para olan saf inançlı sözleşmelerde,inanan devrettiği hak,mülkiyet hakkı değil,çok şümullü bir kullanım hakkıdır.

                                   2-Zilyedliğin şümullü bir kullanım için devri,mülkiyetin de devredilmiş olduğu anlamına gelmez.

                                   3-Mülkiyet hakkı MUTLAK ve İNHİSARİ bir haktır.Saf inançlı sözleşmlerde yapılan hak devri,bu nitelikleri taşımaz.

                                   4-İnançlı sözleşmelerde tarafların iradeleri de mülkiyetin devri amacında birleşmemiştir.Burada birleşen irade,devredilen hakkın çok geniş bir kullanım hakkının sağlanmasından ibarettir.

                                   5-Mülkiyetin devrinde,devralanın mamelekinde bir artış,devredenin mamelekinde ise bir eksilme meydana gelir,inançlı sözleşmelerde ise böyle bir durum söz konusu değildir.

                                   6-İnançlı sözleşmeler ATİPİK SÖZLEŞME kategorisindedir.Bu gibi sözleşmelere uygulanacak kanun hükümleri,sözleşmenin mahiyet itibariyle en yakın olduğu tipik akit veya akitlerle ilgili hükümlerdir.

                                   7-İnançlı sözleşmeler,doktrinde baskın bir biçimde VEKALET AKDİNE yakın görülür.Bu nedenle uygulanacak hükümler,vekalet akdine ilişkin hükümlerdir.

                                   8-Vekalet akdinde,vekilin yaptığı muameleler vekilin hukuki alanında yapılmış sayılır ve vekilin vekalet görevini ifa ederken kazandığı alacak,vekalet kendiliğinden geçer.

                                   9-Vekalet veren,vekilin iflası halinde ,vekalet görevini ifa ederken kazandığı alacağın kendisine geçtiğini ve bu alacağın iflas masasından çıkarılarak kendisine verilmesini isteme hakkına sahiptir.

                                   10-İflas idaresi bu talebi kabul etmez ise,inanan vekalet veren,iflas idaresi ve inanılan müflis hakkında istihkak davası açmalıdır.

                                   11-Açılacak davalarda,işlem türk Borçlar kanununun yürürlüğe girmesinden önce vukubulmuş olsa da,uygulanacak yasa hükümleri,6098 sayılı Türk Borçlar kanunu hükümleridir.

 

Av.Ünal SOMUNCUOĞLU

 

Anahtar Kelimeler: inançlı sözleşme,zilyetlik,mülkiyet,vekalet,iflas masası,iflas masasından çıkarma

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmadı.

Yorum Yaz


En fazla 500 karakter. 500 karakter kaldı.

Paylaş