ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ BAĞLAMINDA ADALETİN GECİKMESİNİN ÖNLENMESİ İÇİN ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER

 

GİRİŞ                         :

Avrupa insan hakları sözleşmesinin 6. maddesine göre, “HER ŞAHIS GEREK  MEDENİ VE VECİBELERİYLE İLGİLİ NİZALAR, GEREK CEZAİ SAHADA KENDİSİNE KARŞI SERDEDİLEN BİR İSNADIN ESASI HAKKINDA  KARAR VERECEK OLAN, KANUNİ, MÜSTAKİL VE TARAFSIZ BİR MAHKEME TARAFINDAN DAVASININ MAKUL BİR SÜRE İÇİNDE HAKKANİYETE UYGUN VE ALENİ SURETTE DİNLENMESİNİ İSTEMEK HAKKINI HAİZDİR.” Burada, konumuzla ilgili anahtar kelimeler, MAKUL BİR SÜRE sözcükleridir. Hukuk Muhakemeleri kanununda (6100 sayılı yasa) ADİL YARGILANMA HAKKI açıkça düzenlenmemiş olmakla beraber, HUKUKİ DİNLENİLME HAKKINA ilişkin 27. madde ve  USUL EKONOMİSİ İLKESİNE ilişkin 3. maddeler ADİL YARGILANMA HAKKI İLE DOĞRUDAN BAĞLANTILI HÜKÜMLERDİR. Konumuzla ilgili en önemli hüküm olan 30. madde şu ibareyi taşır. “HAKİM, YARGILAMANIN MAKUL SÜRE İÇİNDE VE DÜZENLİ BİR BİÇİMDE YÜRÜTÜLMESİNİ VE GEREKSİZ GİDER YAPILMAMASINI SAĞLAMAKLA YÜKÜMLÜDÜR.” Maddenin gerekçesi ise aynen şöyledir. “MADDE AVRUPA İNSAN NAKLARI SÖZLEŞMESİNİN 6.MADDESİNDEKİ ADİL YARGILAMA HAKKI İLE DOĞRUDAN İLGİLİDİR. 1086 SAYILI KANUNUN 77. MADDESİNİN SADELEŞTİRİLMİŞ ŞEKLİ OLAN BU DÜZENLEME İLE, YARGILAMANIN GECİKMEYE MEYDAN VERMEDEN, DÜZENLİ VE EN AZ MASRAFLA YAPILMASI AMAÇLANMIŞTIR………………. YARGILAMANIN UZAMASI HALİNDE KİŞİLERİN, HUKUKİ KORUMA MEKANİZMASININ İŞLEVİNİ YERİNE GETİRDİĞİNE VE HUKUKİ DÜZENİN ETKİSİNE OLAN İNANCI DA KAYBOLMAKTADIR. ÇIOK GEÇ GELEN HÜKÜMLERİN ÇOĞU ZAMAN HAYATLA BİR İLGİSİ KALMAMAKTADIR VE ONLARIN İCRASI ÇOĞUNLUKLA, HAKKI TESLİM EDECEĞİNE, BİLAKİS MADDETEN HAKSIZLIK YARATMAKTADIR. YARGILAMANIN HIZLANDIRILMASININ SIKI ŞEKİLDE UYGULANMASI HAYAT OLAYININ MÜKEMMELLEŞTİRİLMESİNİ SINIRLAR VEBÖYLECE HÜKMÜN TEMELLERİNİN MÜKEMMELLİĞİ VE DOĞRULUĞUNU OLUMSUZ YÖNDE ETKİLER. BİR USUL KANUNU, ELVERDİĞİ ÖLÇÜDE, HEM BİR HAYAT OLAYININ MÜKEMMEL BİR ŞEKİLDE TESBİTİNE, HEM DE YARGILAMANIN HIZLA YAPILMASINI SAĞLAYACAK BİR DENGELİYİCİ SİSTEM SUNUYORSA, BU DAHA DA ÖNEM KAZANMAKTADIR. BU HÜKMÜN İŞLEVSEL OLABİLMESİ, BU KANUNUN DİĞER HÜKÜMLERİNİN DE UYGULANMASINA BAĞLIDIR.” Bu hüküm ve gerekçelerden de anlaşılacağı üzere, bir davanın, mümkün olan en çabuk sürede sona erdirilmesi, adaletin yerine getirilmesinin kaçınılmaz bir şartıdır. Aksi halde, bazı yazarların da ifade ettikleri gibi, GECİKMİŞ ADALET, ADALET DEĞİLDİR. Bu olumsuz durum ise, bugünkü yargı sistemimizin en belirgin vasfıdır. Bir davanın yıllarca sürdüğü ve bir davanın üst mahkemelerde ele alınmak için, yıllarca arşivde bekletildiği bir yargı sisteminde, ADALETİN VARLIĞINDAN SÖZ ETMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.

II- ADİL YARGILANMA HAKKI İLE İLGİLİ ANAYASA HÜKÜMLERİ

Anayasanın HAK ARAMA HÜRRİYETİ başlıklı 36.maddesine göre, HERKES MEŞRU VASITA VE YOLLARDAN FAYDALANMAK SURETİYLE YARGI MERCİLERİ ÖNÜNDE DAVACI VEYA DAVALI OLARAK İDDİA VE SAVUNMA İLE ADİL YARGILANMA HAKKINA SAHİPTİR. Anayasanın 141. maddesinin son fıkrasında ise, DAVALARIN EN AZ GİDERLE VE MÜMKÜN OLAN SÜRATLE SONUÇLANDIRILMASI YARGININ GÖREVİDİR hükmü yer almaktadır. Anayasanın bu iki hükmü, ADİL YARGILANMA HAKKININ temel ilkelerini ortaya koymakta ve bu hükümlere uygun olmayan yargı kararlarının işlevini yerine getirmediğinin de ölçüsünü vermektedir. Yargı kararları yukarıdan itibaren saydığımız uluslararası sözleşme, anayasa ve usul yasası hükümlerine aykırı ise bunu kim denetleyecektir. Anayasanın 142. maddesi hükmü HAKİM VE SAVCILARIN DENETİMİ BAŞLIĞINI TAŞIYOR VE BU YOLDA BİR TAKIM DENETİM USULLERİ ÖNİÖRÜYOR İSE DE, BU DENETİMİN PRATİKTE HİÇBİR FAYDASININ GÖRÜLMEDİĞİ İZAHTAN VARESTEDİR. Çünkü bu gibi denetimler genellikle, hakim sınıfından denetçiler tarafından yürütülmekte ve denetimi yapan kişi veya kişilerle, denetimi yapan kişi veya kişiler arasında bir EMPATİ kurulabileceği ve bu suretle yapılacak denetimin hiçbir OLUMLU SONUÇ GETİRMEYECEĞİ derkardır. O halde, SIRF DAVALARIN SÜRATLENDİRİLMESİ AÇISINDAN YAPILACAK DENETİM NE ŞEKİLDE SAĞLANMALIDIR SORUSUNUN CEVABINI BULMAMIZ GEREKİR.

III- DAVALARIN ÇABUKLAŞTIRILMASI AMACIYLA TESİS EDİLECEK ANAYASAL KURUMUN MAHİYET VE FONKSİYONU

Bugüne kadar vaki uygulamalar ve alınan tedbirlerin hiçbir yarar sağlamadığı ve davaların, özellikle üst mahkemelerde yıllarda arşivlerde tutulduğu, maalesef acı bir gerçektir. Bu durumun tek sorumlusunun, sadece hakimler olduğunu ileri sürmek te son derece acımasız ve gerçek dışı bir görüş olur. Mahkemelerin iş yükünün hayli ağır olduğu da inkarı mümkün olmayan bir gerçektir. Lakin, öyle durumlar da söz konusudur ki, bazen hakimlerin de davaların uzamasına kendilerinin sebebiyet verdiği varittir. Ben şahsen bunun bir çok örneğini verebilirim. Pandemi dönemi, görev bilinci yüksek olan bazı üst mahkemelerde, birikmiş dosyaların eritilmesi için bir fırsat olarak kullanılmış, diğer bazılarında ise, işlerin yavaşlatılması için bir bahane kabul edilmiştir. Bu gibi olağanüstü durumlar olmasa da, davaların son derece yavaş yürüdüğü ve bazı zamanlar, davaların uzatılmasından medet uman bazı avukatların da, bu kötü gidişe çanak tuttukları bir gerçektir. İşte bütün bu olumsuz durumların tesbiti ve davaların, yasalarda belirtildiği gibi, bir an önce sonuçlandırılması için bir takım önlemler alınması zaruridir. Aksi halde, GECİKMİŞ ADALET, ADALET SAYILAMAYACAĞI İÇİN, ÜLKEMİZDE ADALETİN VAR OLDUĞUNU BEYAN ETMEK, GERÇEK BİR BEYAN OLARAK KABUL EDİLEMEYECEKTİR. Bu durumdan, YÜRÜTME KUVVETİNİN doğrudan bir sorumluluğundan söz edilemese de, sonuçta, ülkenin en mükemmel düzeye ulaşmasının sorumluluğu DEVLET YÖNETİMİNE ait olduğu için, bu yanlış gidişe bir çözüm bulmak ta bu noktada DEVLETİN SORUMLULUĞUNA girmektedir. HAZRETİ ÖMER’in emsalsiz sözleri, bu sorumluluğun mahiyetini açıklar niteliktedir. O BÜYÜK ZAT DEMİŞTİR Kİ “FIRAT KIYILARINDA BİR ÇOBAN BİR KOYUNUNU KAYBETSE, BUNUN SORUMLULUĞU VE HESABI BANA AİTTİR.” İşte o MUHTEŞEM HALİFENİN BU İBRET VERİCİ SÖZLERİ, DEVLET YÖNETİMİNİN SORUMLULUĞUN NE VÜSATE ULAŞABİLECEĞİNİN DE ÖRNEĞİNİ VERMEKTEDİR. Bu itibarla, bugüne kadar, YARGI ERKİNİNKENDİ İÇERİSİNDE ÇÖZEMEDİĞİ BU AYKIRI DURUMA, YÜRÜTME GÜCÜNÜN BİR ŞEKİLDE MÜDAHALESİ ŞARTTIR. Ne var ki, bu müdahale, YARGI KARARLARINA ETKİ YAPMAK ŞEKLİNDE DEĞİL, SADECE DAVALARIN UZAMASININ ÖNÜNE GEÇECEK TEDBİRLERİN ALINMASI NOKTASINDA ODAKLANACAKTIR. Aksi halde, daha sonraki bölümlerde açıklayacağımız KUVVETLER AYRILIĞI PRENSİBİ İHLAL EDİLMİŞ OLUR. Pek ala bu konuda ne yapılabilir de, KUVVETLER AYRILIĞI PRENSİBİ İHLAL EDİLMEDEN, YARGI KARARLARININ, ADİL YARGILAMA ESASLARINA UYGUN HALE GETİRİLMESİ MÜMKÜN HALE GETİREBİLİR?

-Bu konuda bir çok çözüm yolu bulunabilir. Benim naçizane aklıma gelen çözüm ise, şöyle izah edilebilir. Nasıl ki, vatandaş ile Devlet arasındaki uyumsuzlukları inceleyen ve çözüm üreten bir ANAYASAL KURUM İHDAS EDİLMİŞTİR ( Kamu Denetim Kurumu ), buna benzer bir anayasal kurum da bu konunun çözümü için, ANAYASA metnine dahil edilebilir. Bu kurumun görevi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, yargı kararlarına müdahale etmek değil, yargı kararlarının hangi sebeplerle geciktiğini tesbit etmek ve bu tesbit sonucunu tüm detayları ile bir rapor halinde YÜRÜTME KUVVETİNE intikal ettirmek ve gerektiğinde, sorumluluğu bulunduğunu tesbit ettikleri yargıçların ne gibi müeyyidelerle karşı karşıya bırakılabileceği hususunda, hem YÜRÜTME KUVVETİ ve hem de HAKİMLER VE SAVCILAR KURULUNA öneride bulunmak. Davaların gecikmesinin en büyük sebeblerinden biri, özellike ihtisas mahkemelerinde (ticaret mahkemeleri gibi ) yetkin hakim adedinin yeterli olmaması, yeterli sayıda mahkeme ve hakim bulunmaması olabilir. Bu gibi durumlarda, YENİ DENETLEME KURUMU, hangi yargı bölgesinde ne miktar mahkeme, ve ne miktar hakim bulunduğunu ve bu adedlerin yeterli olup, olmadığını, yetersiz ise, yeterliliğin nasıl sağlanabileceğini tesbit edecek ve bağlı bulunduğu YÜRÜTME GÜCÜNE rapor halinde sunacak ve şayet hasıl olan olumsuz halin sorumlusu, bizatihi hakim ise, onun hakkında gerekli müeyyidelerin uygulanmasını ilgili mercilerden talebedebilecektir. Bu önerdiğimiz çözüm, mevcut olumsuzluklara gerçek bir ilaç olabilir mi? Bilemeyiz. Lakin, bugünkü mevcut durumdan çok daha olumlu noktalara gelmemizi sağlayabileceği kesindir. Bu kurum, yargı uygulamasında bizzat rol almış ve fakat hakim sınıfından olmayan ve daha ziyade, asgari on beş yıl mesleki tecrübeye sahip avukatlardan seçilmelidir. Çünkü, bu kuruma hakim sınıfından seçilecek üyeler, hakkında inceleme yapılan hakimlerle, doğal olarak empati kuracağı için, yapılacak tesbit ve ithamların gerçekçi olması nisbeten daha uzak bir ihtimaldir. Anayasal bir mahiyet kazanacak bu kurumun TEŞKİLAT VE ÇALIŞMA ESASLARI ayrı bir kanunla tesit edilecektir. Çok kalın çizgilerle ifade etmeye çalıştığımız bu kurumun veya buna benzer başka bir önerinin, yeni anayasa çalışmaları sırasında tartışmaya açılmasında büyük yarar görüyoruz.

IV- KUVVEETLER AYRILIĞI PRENSİBİ VE KONUMUZLA İLGİSİ

-KUVVETLER AYRILIĞI TEORİSİ, 18. yüzyılda, MONTEQUİEU tarafından geliştirilmiş bir kavram, bir dogmadır. Teorinin temelinde, siyasal iktidarın despotizme dönüşmesini önlemek ve bireylerin özgürlüklerini güvence altına almak düşüncesi yatmaktadır. Bu amacın gerçekleşmesi için de, bir yandan devlet işlerinin dağıtılarak spesifik hale getirilmesi, diğer yandan da bu işlevleri yerine getirecek organların karşılıklı olarak birbirinden bağımsızlaştırılması gerektiği düşünülmüştür…………. İşlevlerin birbirinden ayrıştırılması ile devlet işlevinin tek bir organa verilmesi ve diğer devlet organlarının bu alana girmesi ve bu alana ilişkin yetki kullanılmasının engellenmesi anlaşılır. Örneğin, yasama organının bir bakanlığa ait karar alma yetkisine ve araçlarına sahip olmaması, yargı organının kural koyma alanına girememesi ve kural koyma aracına sahip kılınmaması gibi. ( Prof.Dr.Ömer ANAYURT, Anayasa hukuku genel kısım, Ankara 2018 bası, sh.341-342 ).

Güçler ayrılığı ilkesi,18. yüzyıl anayasacılık düşüncesinin en önemli tekniklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Madem ki anayasacılık SINIRLI, DEVLETE ulaşmaktır, o halde bunu gerçekleştirmenin araçlarından birinin de, devlet iktidarının tek bir elde toplanmasının önlenmesidir. Çünkü eğer devlet gücü tek bir elde toplanmakta ise, doğal olarak orada özgürlükten söz edilemeyecektir. Devlet yetkilerinin tek bir elde toplandığı durumlarda, istenildiği gibi kanun çıkartılabilecek, kanunlar istenildiği gibi uygulanabilecek, bu nedenle kanunun dahi anlamı kalmayacak ve tek gücün istediği biçimde de yargısal kararlar alınabilecektir. Dolayısıyla güçler ayrılığının temeli, keyfiliğin önlenmesi ve adil bir yönetimin kurulması ve sürdürülmesidir. Bu bakımdan GÜÇLER AYRILIĞI, ANAYASAL DEVLETİN VAZGEÇİLMEZ BİR ŞARTI VE DESPOTİZMİN ANTİTEZİDİR. ( Prof.Dr. Ömer ANAYURT, a.g.e. sh,342-343 )

Kuvvetler ayrılığı teorisinin tarihçesi ve mahiyetinin bu şekilde kısaca açıklanmasından sonra, gelelim önerdiğimiz çözümün, KUVVETLER AYRILIĞI TEORİSİ İLE ÇELİŞİP, ÇELİŞMEDİĞİNE;

-Kuvvetler ayrılığı teorisi, devleti teşkil eden erklerin yekdiğerinin asli görevlerine müdahale etmemesi gereğini öngörür. Daha açık bir deyişle, yasama gücü, yasama işlevini yerine getirecek, yargı erki, yargılama görevini deruhte edecek, yürütme erki ise, devletin yönetimini üstlenecektir. Bu fonksiyonların icrası, tümüyle bu güçlerin tasarrufunda olup, bunlar birbirlerinin fonksiyonlarını kendileri icra etmeye kalkışmayacaklardır. Bizim önerdiğimiz çözüm tarzında, yürütme kuvvetinin, yargı kuvvetinin yargılama fonksiyonuna herhangi bir müdahalesi söz konusu değildir. Burada söz konusu olan, yargılama görevinin yerine getirilmesindeki bir aksaklığın düzeltilmesine matuf bir tedbirin alınmasından ibarettir. Yürütme kuvveti, böyle bir tedbir almaya sadece yetkili değil, aynı zamanda mecburdur. Çünkü iyi bir yönetim, tüm devlet fonksiyonlarının ahenkli ve düzgün bir biçimde yürütülmesi gereğini içerir. Bu ahenk ve intizam sağlanamıyorsa, yürütme kuvveti bu ahenk ve intizamı tesis etmekle yükümlüdür. Beri yandan, yargı kuvvetinin, milletin adil yargılanma hakkını yerine getiremiyor ve bunun sebebleri arasında, hakim kadrolarının adedçe azlığı veya nitelikçe yetersizliği mevzubahis oldukça, bu eksiklikleri gidermek ve gerekli kadroları kurarak bunun masraflarını üstlenmek, yürütme kuvvetinin görevidir. Binaenaleyh, burada YARGIYA MÜDAHALE ETMEK DEĞİL, YARGININ DÜZGÜN İŞLEMESİNİ SAĞLAMAK GÖREVİ SÖZ KONUSUDUR. Bu görevin ifası ise, hiçbir suretle, KUVVETLER AYRILIĞI TEORİSİ İLE ÇELİŞMEZ.

-Bu arada sırası gelmişken, Anayasanın tümden değiştirilmesi ile ilgili bir çalışmanın gerekli olup, olmadığı meselesi üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Malum olduğu üzere, dünyada her şey ve özellikle ekonomik, sosyal, teknolojik olaylar baş döndürücü bir süratle değişime uğramaktadır. Bu veriler böylesine süratle değişime uğrarken, bu olayları kanuni bir çerçeveye sokmaya çalışan hukuk kurallarının STABLE kalması mümkün değildir. Aksi halde, bu değişime ayak uyduramayan hukuk kuralları, nizamı korumak yerine, bir kaos ortamının meydana gelmesine sebebiyet verirler. O zaman ne yargı gücü ve ne de yürütme gücünün varlığından, ya da kısaca DEVLETİN VARLIĞINDAN SÖZ EDİLEBİLİR. Bu itibarla devletin varlığını korumanın yegane yolu, devlet yönetimini sağlayan kuralların, günün koşullarına uygun hale getirilmesinden geçer. Bu kurallar değiştirilirken, vaktiyle bu kuralların oluşması sırasında başvurulan teorilerin de ciddi bir biçimde sorgulanması ve günün şartlarına uygun bulunup, bulunmadıklarının da tesbiti gerekir. Bugün Anayasamızın tekniğini öngören KUVVETLER AYRILIĞI TEORİSİ üç yüz yılı aşkın bir geçmişe sahip ise, bu teorinin artık çok eskidiğinin de kabulü gerekir. Sakın ola ki kimse, benim antidemokratik bir görüş savunucusu olduğumu sanmasın. Tam aksine, demokratik bir ortamın günün şartlarına uygun bir biçimde sağlanabilmesi için, üç yüz yıl önceye ait bir anayasa tekniğinin yerine, daha etkili ve tüm devlet fonksiyonlarının daha sağlıklı bir biçimde yerine getirilmesi için yeni teoriler üretilmesi gerektiğini kasdediyorum. Ülkemizde son derece değerli sosyologlar, ekonomistler ve hukukçular var. Bunların geniş bir kadro halinde seferber edilip, istenilen sonuçların elde edilmesi kabildir. Unutulmamalıdır ki, yeryüzünde hiçbir değişime ihtiyaç duymadan ve ezelden, ebede kadar varlığını koruyacak kurallar, sadece CENAB-I HAKKIN  KOYDUĞU KURALLARDIR. Onun dışında kalanlar, zaman içinde fonksiyonlarını yitirmeye ve yönetime ayak bağı olmaya mahkumdurlar. Eski bir uzun mesafe yarışçısı olarak, meseleyi bir atlet jargonuyla ifade etmem gerekirse, bir yarışı başarı ile tamamlamak istiyorsanız, yarışı, rakiplerinizin fevkinde bir tempo ile götürmek zorundasınız. Bunun için de, yapacağınız antrenmanlarla bedeninizdeki ağırlıkları yok etmek ve kullandığınız malzemelerin en hafiflerini seçmek zorundasınız. Aksi halde, rakiplerinizin size tur üstüne tur bindirmelerini önleyemezsiniz. Tıpkı bunun gibi, devlet yönetiminde de, yürütme kuvvetinin gereksiz ağırlıklar ve hareket kabiliyetini azaltıcı engellerden kurtulması gerekir. Yoksa, ağırlık altında ezilen atlet gibi, tur üstüne tur yemekten kurtulamaz.

SON SÖZ                  : ANAYASA MUTLAKA DEĞİŞMELİ VE GÜNÜN KOŞULLARINA UYGUN BİR ANAYASA MEYDANA GETİRİLMESİ ŞARTTIR.

Av.Ünal SOMUNCUOĞLU

Yorumlar

Henüz yorum yapılmadı.

Yorum Yaz


En fazla 500 karakter. 500 karakter kaldı.

Paylaş